Dünyanın tüm çingeneleri bir arada!

Orıental dub ve saptırılmış doğaçlama... Bunlar yaptıkları müziğin anlaşılmasını kolaylaştırmak için kullandıkları kavramlar. Aslında onlara, dünyadaki tüm çingenelerin temsilcilerinin bir araya gelip müzik yaptığı bir komün gibi bakmak çok daha kolay!

SELİN ÖZAVCI / selinozavci@merkezdergi.com.tr
Fotoğraflar: ŞEREF YILMAZ

Murat Ertel ile Levent Akman’ın esas adamlar olarak kurduğu Baba Zula, aslında yaptıkları deneysel çalışmalarla bilinen Zen’den miras. Derviş Zaim’in “Tabutta Rövaşata”sından sonra yol ayrımına gelen Zen, şimdilerde ortada yok. Yerine, Avrupa’nın en iyi festivallerinden Roskilde’de çalan, film müzikleri konusunda özgün işler çıkaran ve son olarak da Doublemoon etiketiyle “Duble Oryantal” albümünü çıkaran Baba Zula var. Fatih Akın’ın önümüzdeki günlerde gösterime girecek filmi “Crossing The Bridge”de 24 saat boyunca Boğaz’da müzik yaparak yer alan grubun en belirgin özelliği Mad Professor’den Einstürzende Neubauten’in basçısı Alexander Hacke’ye kadar birçok isimle ortak çalışmalar yapması. Müzikleri ve konserleri kadar renkli görünümleri ve sohbetlerine de tav olduğumuz, çekirdek kadroda 4 kişiden oluşan Baba Zula’yla konuştuk.

Baba Zula hakkındaki yorumlar, yaptığınız müziğin eğlenceli olduğunda birleşiyor. Diğer taraftan insanın içini karartıp bunalttığınıza dair izlenimler de var. Nedir bu karmaşanın sebebi?

Levent Akman : O insanların kafalarının karışıklığından bence. Biz o kadar karmaşık bir iş yaptığımızı düşünmüyoruz. Evet, gelen yorumlar içinde çok bunalımsınız, karanlık müzik yapıyorsunuz gibi şeyler var; bunlara da çok şaşırıyoruz. Tam tersine neşeli ve insanları eğlendiren bir müzik yaptığımızı düşünüyoruz.

Murat Ertel: Albüm başına öyle bir iki karanlık şarkı da oluyor tabii. Bir de şöyle bir şey var, genelde çok kısıtlı duygular ifade ediliyor müzikte ve insanlar ona alışık. Bence yüzde 80 insanlar arasında geçen ilişki yumağının değişik safhalarıyla ilgili müzik yapılıyor. Biz başka ayrıntı ya da duygularla ilgili şeyler yapabiliyoruz, belki insanlara bu yüzden böyle hissettiriyoruz.

Bir yere, fikre saplanmak yerine çok çeşitli eylemlerden beslenmeyi tercih ettiğiniz için yani, öyle mi?

ME: Müzikte belli kalıplar var. Ya virtüozluk yolunu seçenler enstrümantal müzik yapıyor ya da tamamen vokalli müzik yapılıyor. Vokalli müzik yapanlar nedense enstrümantal parçalara yer vermiyor. Bizde ise belli bir denge var.

LA: Bir de ciddi müzik diye bir kavram çıktı ki ortaya, bu çok sinirime dokunuyor. Eğlenceli müziğin, özellikle de oyun havalarının küçümsenmesi gibi bir şey oluşuyor.

Aslına bakarsanız Baba Zula denince benim gözümün önünde beliren fotoğraf şu: Dünyanın tüm memleketlerindeki Çingenelerden birer temsilci gelmiş. Biri ritim tutmaya başladığı, an diğerleri de işi gücü bırakıp müziğe katılacak. Ortalık bayram yerine dönecek...

ME: Bu güzel bir tanım, buna varız!

LA: Evet, ben de tuttum.

ME: Genel geçer müzikler bana sıkıcı geliyor. 80’lerden sonra ortaya çıkan sansürlerle dünyadaki olayların müziğe, müziğin dünyada olup bitenlere yansıması gibi bir şey kalmadı ortada. Halbuki böyle bir etkileşim vardır. Bu olmayınca ortaya boş bir durum çıkıyor. Neyse ki bundan yavaş yavaş kurtulmaya başlıyoruz. Protest diyebileceğimiz türlerin yükselişi söz konusu. İnsanların geçmişte yapılan şeyleri hatırlamak istemeleri gibi, o akımları da hissedebiliyoruz. Bu iyi bir şey. Artık Hakan Peker’den filan kurtulmamız lazım.

Size en çok sorulan soru Baba Zula ve Zen arasındaki fark sanırım. Baba Zula’nın müziğini anlatırken oryantal dub, saptanmış doğaçlama gibi tanımlar kullanıyorsunuz. Ayrımı kolaylaştırmak için yarattığınız kavramlar mı bunlar?

ME: Bu kavramları yaratıp ona göre müzik yapmadık. Ama müziğimizi anlatırken kolaylaştırıcı kavramlar olduğunu düşündük. Yeni bir şey yapıyorsanız, işleri kolaylaştırmak için bazı terimler yerleştirmek gerekebiliyor. Baba Zula tamamen Türk müziğine odaklı, Zen’de olduğu gibi doğaçlama yapmıyoruz. Bunu bir öğe olarak kullanıyoruz. Saptanmış doğaçlamayı bu amaçla kullandık. Oriental dub’a gelince... Dub, reggae’nin bir türü ve ritimler ön planda. Bu terim de dub’ı bilmeyenlerin de anlamasını kolaylaştırıyor.

Baba Zula deneysel olmadığı için eleştiriliyor da ama...

ME: İnsanlar size cesur dedikten sonra, “Aman abi bunlar deneysel” deyip dinlememeye başlayabiliyorlar.

Önyargı oluşuyor yani...

ME: Evet, gereken saygıyı gösterip bu sefer ne iş yapmışlar diye yeni albümü dinleme gereği duymuyorlar. Tamam, Zen deneysel olarak kalsın ama Baba Zula’yı daha çok insan dinlesin. Bizim memlekette hâlâ Uğur Mumcu’nun lafı geçerli: Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak. İsteyen buyursun, Zen’in albümleri piyasada, alsınlar!

Baba Zula, Zen’in göbek adıyken şimdi daha ön planda. Zen ne durumda?

ME: Artık sadece Baba Zula var. Ama Zen’in eski kayıtlarıyla ilgilenen olursa, yayımlamaya devam edeceğiz. Üstelik bu sefer de Baba Zula’nın yan projeleri oluşmaya başladı.

Mesela...

ME: Alman müzisyenlerle K34 diye bir grup kurduk. Her yıl en az 15 gün Köln’e gidip onlarla çalıyoruz, kayıt yapıyoruz. Bu müzisyenlerden biri Can’in davulcusu mesela. Kim bilir belki bir gün de Baba Zula dağılır K34 devam eder.

Bu kadar değişken müzik yaparken, aynı dinleyiciye ulaşmak mümkün oluyor mu?

ME: Bizi baştan beri dinleyenler var, Zen’de de öyleydi. Ama bir kısmı virtüozik rock’tan uzaklaşınca sırtını döndü çünkü tamamen doğaçlama yapmaya başlamıştık. Sonra tamamen doğaçlama yerine bestelerin içinde zaman zaman doğaçlamalara yer verince başka bir kitleyi kaybettik. Türk müziğine yönelince de aynı şey oldu.

LA: Bizim dinleyicilerimiz sürekli değişiyor. Hatta bazen bir konserden sonra bile sirkülasyon olabiliyor.

ME: İlk albümü beğeniyor, sonra diğerlerinin iyi olmadığına dair yorumlar yapabiliyorlar. Halbuki ne olduğundan haberleri bile yok! Biz zaten müzikal açıdan değişen insanlarız. Deneysel bir yanımız var ama popüler olmaktan da korkmuyoruz. Popüler müzik tarihine bakınca da iyi örneklerle karşılaşıyoruz. Müzik iyiyse popüler olmakta sakınca yok.

Sizin açınızdan yok ama dinleyicilerin sizi sahiplenmesi çok doğal. Popüler anlamda herkesin dinlemediği bir grubu dinlemenin bencil bir zevki, içe kapalılığı yok mudur?

ME: Evet, bu tür insanlar var ama yanlış bir şey bu. Mesela The Doors’un filmi gösterildiğinde de bunu hissetmiştim. Grubu onlu yaşlardaki insanlar da dinlemeye başlayınca bir sürü insan “The Doors popüler oldu” diye dinlemeyi bıraktı. Halbuki onlar zaten popülerdi, zamanla düşüşe geçen bilinirlikleri filmle birlikte tekrar canlandı. Bence gerçek müzik alıcısı zaten onlu yaşlardaki insanlar. Çünkü yaşlandıkları zaman eskimiş şeyleri dinlemeye başlayacaklar. Biz de kendimizi kısıtlamak istemiyoruz. Sadece belirli bir entelektüel birikimi olanlar değil, çocuklar bile dinlesin istiyoruz. Müzik öyle bir şey ki bütün sınırları delip geçer, sinemadan bile daha etkili bir sanat. Ben iyi müzik ayağa düştü diye değil, kötü müzik duyunca sinirleniyorum. Televizyonu açıyorum, çalan şeyleri sevmeye çalışıyorum ama beceremiyorum. Korkunç, adi ve çirkin bir pornografik çalışma gibi geliyor bana.

Baba Zula sahne performansına çok önem veren bir grup. Bir de bildiğimiz konser mekânları dışında ruh hastalıkları hastanesi gibi yerlerde de konser deneyiminiz var...

ME: Sahne performansı çok önemli. Sahneye çıktığımız an bir tören başlıyor ve bütün ekip bir savaş veriyoruz. Enerji yaratmak çok önemli. Eğer bir konser kötü geçerse bir dahakine kadar bunalıma giriyoruz! Bazen seyirciye ulaşmak da güç oluyor. Mesela geçenlerde Antalya’da doktorlara çaldık. Sürekli katı gerçeklerle karşılaşan insanlar ve bunlar duyguları bir yerden sonra nasırlaştırıyor. Konserin sonunda ancak iletişim kurabildik.

Hem albümlerinizde hem de konserlerinizde birçok isimle çalışıyorsunuz. Üç kişinin bir arada müzik yapması bile fazlasıyla enerji gerektirirken, sizin o kalabalığın içinde “Yetti artık” dediğiniz olmuyor mu?

ME: Konserlere 7 kişi çıkıyoruz ama şu anda 4 kişiye indik, çekirdek kadro olarak. Doğru, o kadar kalabalık işleri zorlaştırıyor, zaten bu yüzden esas kadroda bir kişi daha istemiyoruz.

En önemli canlı performanslarınızdan biri de geçtiğimiz yaz çaldığınız Roskilde Festivali’ydi. Normal şartlarda yaptığınız işlerle ilgilenmeyenlerin bile takdirini kazanmış olmalısınız

LA: Valla, nedense ben destek filan görmedim. Öyle bir festivalde çıkan ilk Türk grubuyduk. Danimarka havasına müziğimizi verdik ama burada iyi-kötü eleştiri göremedik. Bu geçiştirme durumu can sıkıcı. Mesela bir müzik dergisi, festivalin müzik organizatörüyle bir röportaj yayımladı. İsmini bilmediğimiz bir sürü grup vardı, bizim adımız bile geçmiyordu. Orada çalacağımızı bilmiyor olmaları kötü, bilip de bahsetmemeleri ayrı kötü.

Siz çalarken neye uğradığına şaşırmış yüzler görüp enteresan yorumlar duydunuz mu?

ME: Senkron hareketleri bırakın, dağınık hareketleri bile bir garipti izleyicinin. Bizim bildiğimiz ritimlere alışkın değiller. Ne yapacağız diye kaldılar bir süre ama sonra ısındılar. Bir de son dönemde Avrupa’da Türk müziğine karşı ilgi de arttı.

Önümüzdeki yaz da İspanya La Mar de Musica festivalinde sahneye çıkacaksınız, ne bekliyorsunuz?

ME: Doğrusu İspanya, Avrupa’da en çok ilgilendiğimiz ülkelerden biri. Afrika ve Arap kültürüyle iç içeler, tabii bir de Çingenelik ve Akdenizli olma durumu var. Ritimleri bizimkilere çok benzer. Mesela flamenko ezgileri, Orta Anadolu ezgilerine benzer.

YENİ ALBÜM “DUBLE ORYANTAL”

Baba Zula’nın yeni albümü “Duble Oryantal”, onlara göre olgunluk albümü. İlk kez çıkış noktaları ve ilhamları bir film ya da tiyatro değil, kendi beslendikleri şeyler olmuş. “Ruhani Oyun Havaları”yla başlayan bu tavır, yeni albümde iyice yerleşmiş. Yine yeni albümde vokalli şarkıların sayılarının artmasını, insanların yönlendirilmeye ihtiyacı olmasıyla açıklıyorlar. Çünkü enstrümantal bir parçada daha çok hayal gücüne ihtiyaç varken, vokalli parçalarda anlatılan hikâyeyle empati kurmak daha kolay.

BaBa ZuLa // Hosted by CrucialParadigm