Aşkın Harbisi Tutsak Etmez!

Deniz Durukan

Dördüncü albümleri Duble Oryantal’i geçtiğimiz günlerde Doublemoon’dan çıkaran Babazula; yaptığı müzikle özgün, öncü bir grup. Hem gelenekten beslenip, hem de teknolojiden yararlanan Babazula, doksanlı yılların başlarından beri aktif olarak müzik piyasasında yer alıyor. 15 Temmuz’da İspanya’da, 29 Temmuz’ da ise Açık Hava’da konser verecek olan Babazula’ya kulak verelim.

Özgür ruh adlı şarkınızda “sevişe sevişe azalmaz ki tendeki özgür ruh” diyorsunuz. Sizce sevişmek ya da aşk ruhu tutsak etmez mi? Bu mudur hikaye?

Murat Ertel: Şarkıyı açıklamak işin gizemini bozar. Sözleri tam açıklayabileceğimi sanmıyorum. Saçmalayabilirim. Ancak aşkın harbisi tutsak etmez gibi geliyor.

Bu şarkıda genlerin kopyalanmasına karşı sözleriniz de var. Ruhu kopyalamaksa zor dediğiniz gibi. Bir de genetiği değiştirilmiş ürünler var.

M.Ertel: Bunlara karşıyız. Bir kere seçim hakkı tanınmıyor insanlara.Genetiğiyle oynanmış tarım ürünleri insanlar üzerinde test edilmemiş ve sonuçları bilinmiyor. Bu ürünleri yemek istemesen de onlar rüzgar yoluyla yayılıp normal organik maddeleri bozup kendilerine benzetiyorlar. Doğada çok önemli olan bir döngü meselesi var. Doğum ve ölüm gibi. İnsan ölünce bile bir işe yarıyor. Toprağa karışıp onun yapısını alıyor, ağaçlar tohum veriyor, genetiğiyle oynanmış maddeler ise tohum vermiyor. Bu nedenle çiftçiler her sene tohum almak zorunda kalıyor. Böyle kendi kendini döndüren mekanizma, kapitalist sistemin içine çekilmiş oluyor.

İnsanların genleriyle oynama çabasının sonuçları da riskli.

M. Ertel: Evet, yaratık insanlara doğru gidiyoruz. İnsanları medya, internet, televizyon gibi iletişim araçlarıyla yönlendirmeleri yetmiyormuş gibi, diş macunlarında bile florid kullanıyor…

Levent Akman: Zaten bu palavra, millete satmak için uydurulan palavra… Ellilerde, altmışlarda, kimyasal atıkları nasıl değerlendiririz derdiyle yapılan şeyler. Şampuan da öyle. İçersinde ne olduğu belli olmayan şeyler var.

M.Ertel: Amerikan askerleri Almanya’ya girdiklerinde, Nazi kamplarında içeceklere florid katıldığını görüyor. Bu onları itaatkar yapıyor ve emirlere uymalarını sağlıyor. Bunu öğrenen adam, daha sonra CIA’nin başına geçiyor. Oradan emekli olduktan sonra da Colgait firmasının yönetim kurulu başkanı oluyor. Macunlara florid konuluyor. Amerika’daki florid oranı Avrupa’dakinden daha düşük. Bunun nedeni de, sulara floridin katılmasından kaynaklanıyor. İnsanları yönlendirmeleri yetmiyor, istedikleri gibi yaratık insanlar yaratmaya çalışıyorlar. Hatta köpekler gibi yarı hayvan, yarı insan olan bir tür vahşi asker yaratacaklarını düşünüyorum. Robotlar çıkacak. Genetiğiyle oynanmış makine insanlarla eski kuşak arasında savaş olacağını düşünüyorum.

Bu sanırım, modernitenin getirdiği bir şey gibi sunulacak bize.

M.Ertel: Evet, yine İstanbul Çocukları adlı şarkıda değindiğimiz; küçük çocukların simülasyonla öldürülmeye programlanmaları var. Görüntülerin gücü, onların üç boyutlu hali…

Baudrillard okur musun?

M.Ertel: Yok, okumadım ama buraya geldiğinde bir konuşmasına gitmiştim. Hatta onun mikrofonunu düzeltmiştim. Yüksek teknolojinin hakkını korusa da, mikrofona konuşmuyordu. Ben ona yönelince herkes çok korktu, saldıracağımı düşündüler. Donup kaldılar. Oysa ben arkadaydım ve söylediklerini duyamıyordum. O nedenle sinirlendim. Mikrofonu düzeltip yerime dönünce rahatladılar. Bir cümlesi kaldı aklımda: Bu çağ simülasyonla gerçeğin savaştığı çağdır. Bence doğru.

O her şeyin yanılsama olduğunu düşünüyor.

M.Ertel: Ben öyle düşünmüyorum, gerçeğin katmanları var. Bazı şeylerin en azından belirli boyutlarda gerçek olduğunu düşünüyorum. İlginç bir çağda yaşıyoruz aslında.

Son dönemlerde müziğe baktığımızda, imajın ve görüntünün ön plana çıktığını görüyoruz.Rock müzikte de bu böyle. Sanırım inanmak değil de, inandırmakta yatıyor asıl mesele.

M.Ertel: Ben daha farklı şeylere inanan bir insandım, biraz şaşırdım. Yeni gruplar çıktı, bu sevindirici. Cıstak popçuları sarsıyorlar, Türkçe söylüyorlar. Dediğin gibi görüntüleri çok farklı, kapitalist sistemin tüm pazarlama ve reklamcılık sistemlerini kullandıkları gibi, müzikal anlamda ve sunumda Anglosakson kültüründen besleniyorlar. Onların taktiklerini kullanıyorlar. Bunları bilinçli yaptıklarını sanmıyorum. Örneğin; Mor ve Ötesi’ndekilerin akıllı insanlar olduklarını düşünüyorum, ama müziklerinde o parlaklığı bulamıyorum. Niye öyle bir müzik yapıyorlar, bunu bilmiyorum. Burayla ilgili bir müzik olsaydı daha farklı olurdu.

Bu tehlikeli mi?

M.Ertel: Evet, tehlikeli buluyorum. Anglosakson kültür emperyalizminin ve Arap emperyalizminin bu kadar güçlü olduğunu hissetmemiştim. Gerek sanat içersinde gerek günlük yaşamda bu iki kutup büyük bir saldırıya geçmiş durumda. Ve çok da güçlüler.

Bütün bunlara kanmamak gerekiyor. Hemen popüler olmak istiyorlar.

M.Ertel: Bir kısmı evet, kanıyor. Para, güç, uyum gibi kavramlar gerekli ve önemli görülüyor. Para ve güç için her şeyi bir anda harcayabiliyorlar. İstanbul’u harcamaya çalıştılar mesela.

“İstanbul Çocukları” adlı şarkınızda, İstanbul’un kültürel dokusuna da göndermelerde bulunuyorsunuz. Burada yaşayan azınlıklardan, etnik kökenli insanlardan söz ediyorsunuz. O mozaiğin bozulmasından…

M.Ertel: Evet, İstanbul’un o kozmopolit yapısı var. Zaman zaman politikacıların fişeklemesiyle bozulabiliyor. 6-7 Eylül olaylarını yaşayabiliyoruz. Ya da başka sorunlar çıkabiliyor. Birdenbire memleketin yüzde doksan dokuzu Müslüman söylemi gelişiyor. Öyle bile olsa yüzde birin hakkını korumak lazım. Bir insan Türk’se bile, ne kadar safkan Türk olduğunu söylese bile dedesinden, babaannesinden sonrasını bilemez. Büyük olasılıkla da çeşitli ırk, din ve etnik kimliklerin karışımından oluşmuştur. Ben böyle düşünüyorum. O yüzden kimse büyük konuşmasın. Herkesin kanında araştırıldığında farklı bir takım şeyler var.

“Bir Sana Bir Bana” çok ilginç. Erkin Koray’ın bir şarkısını hatırlattı bana.

M.Ertel: Bize de eski Yeşilçam Filmlerini hatırlatıyor.

Yeşilçam filmleriyle aranız nasıldı?

L.Akman: Sevdiklerimden değil de, sevmediklerimden söz edebilirim. Sadri Alışık’ı hiç sevmedim. Onun filmleri çıktığında sesini kısarım televizyonun, arka planı seyrederim. Eski İstanbul’u, sahili… İstanbul’da betonlaşmamış sahil kalmadı. Filmlerde o sahneleri özlemle seyrederim. Ya da o filmlerde boğazı gördüğünde betonları görmezsin, arkadaki siluetlerde ağaçları, yeşilliği görürsün.

M.Ertel: Ben de Cüneyt Arkın’dan sıkılıyorum. Yılmaz Güney’i önemserim. Hem sinemada canlandırdığı karakterleri, hem de çektiği filmleri severim. Onun sinemasına inanırım. Seyit Han, benim için çok önemli bir filmdir. Sevdiğim birçok film var aslında. Ömer Kavur’dan Yusuf ile Kenan’ı, Muhsin Bey filmini, Metin Erksan, Lütfü Akad, Derviş Zaim, Fatih Akın, Nuri Bilge Ceylan’ı severim. Vurdulu kırdılı filmler bana komik geliyor. Melodramı severim. Komedi filmleri de beni etkiler. Örneğin; Ertem Eğilmez’in Hababam Sınıfı önemlidir. Kemal Sunal’ı çok sevmem, ama oradaki Münir Özkul ve Adile Naşit ikilisi bence muhteşemdir. Esas olay odur. Şener Şen’i de severim.

Sizin beslendiğiniz kaynaklar yeni yaratılan modeller değil.. Geçmişin çok sağlam isimlerinden söz ediyorsunuz. Saydığınız isimler, filmler önemli. Derdiniz olduğu belli. Murat senin babanın sanatçı olmasından kaynaklanan bir renklik vardı yaşamında, bu da bir etken değil mi?

M.Ertel: Doğru, babam Mengü Ertel sayesinde bir çok kişi gelirdi evimize. Muhsin Ertuğrul’u, çok küçük de olsam tanıma fırsatı buldum. Semiha Berksoy, Melih Cevdet, Edip Cansever, Aziz Nesin gibi önemli isimleri tanıma olanağım oldu.

Müziğinizde özellikle buraya ait motifleri kullanıyorsunuz. Bu son derece de doğal. Bir yere ait olmak ya da İstanbullu olmak olgusu üzerine ne söylemek istersiniz?

L.Akman: Askere gittiğinde sorarlar nerelisin diye. Oradan gelen bir şey, bir şekilde kazınıyor insanın kafasına. Bir yere ait olmak da gerekiyor. Bir de şu var; İstanbullu olduğuna kimseyi inandıramazsın. Baban nereli, İstanbullu, deden nereli, İstanbullu… Haa, tamam o zaman. Zaten iki kuşak sonra herkes İstanbullu olacak. Çocukları İstanbul’da doğuyor. Onların çocukları da İstanbullu olacak. Bu kompleks durumu geçecek bir süre sonra.

M. Ertel: Büyük yaratıcılara bakarsak, Şekspir Hamlet’i Danimarka’da yazmış. San Fransisko’da geçen bir şeyi anlatmak, her ne kadar orada yaşasam da, bana zor geliyor. Yeteri kadar Amerikan kültürü alsam da, orayı yeterince anlatamam sanıyorum. En iyi bildiğim şeyi yapayım diye düşünüyorum.

Bunda sanırım çocukluk döneminde evinizde geleneksel müziklerin çalınmasının, aşıkların ağırlanmasının etkisi de var.

M.Ertel: Evet, halk ozanı gözümde yüce bir figürdür. O figürlerden biri de Aşık İhsani’ydi. Uzun saçlı, uzun sakallı bir adamdı. Beni çok etkilemişti.

Samimiyet hakim müziğinizde. Yapılan iş her ne olursa olsun, samimi olunmadığında, dinleyici de bunu anlıyor.

L. Akman: Samimiyet dediniz ya o çok önemli.

M. Ertel: Gerçekten yaptığınız işte samimiyseniz, bu görülüyor. Çoğu kişi bizim içtenliğimizi görüyor. Örneğin; bilmediğimiz bir konuda bize bir şey sorulduğunda, bilmediğimizi söylemekten çekinmiyoruz. Bize hedonist dediler. Bilmiyorduk ne olduğunu, açıp sözlüğe baktık, aa iyiymiş dedik. Anlamı keyif adamıymış. Bizim için suçlamaydı aslında Ancak bizim hoşumuza gitti, benimsedik bunu. Ardından albüm için popülist diye bir eleştiri çıktı. Tahminimiz var popülist olmanın ne olduğu hakkında, ama geniş çaplı araştırmadık. Belki onu da benimseriz, bilmiyorum.

Şarkılarınızda Özellikle “Gerekli Şeyler”de tiyatro havası var.

M. Ertel: Evet, öyle bir şey var. Babazula değişik sanat dallarını birleştiren bir oluşum. Sinema, tiyatro, dans, resim, şiir… Oluşmuş bütün sanat dallarına açığız.

“Gerekli Şeyler” şarkısındaki tekrarlar dikkatimi çekti. Hayat içersindeki tekrarlardan söz edebilir miyiz?

M.Ertel: Tekrarlar… Döngü durumu önemli. Babam Mengü Ertel böyle dönem dönem kendini değiştirerek eserler yapardı. Bir insanın, üzerine bütün kariyerini kurabileceği bir şeyi, bir dönem sonra bırakırdı. Mesela, 12 Eylül’ün karanlık dönemlerinde, kendi içinde dönenen bir takım çizgisel, kabussal döngülere takmıştı. Turgut Uyar da buna doğurgan döngü diyerek bir dörtlük yazmıştı. Döngü olayı kısır da olabilir, yani bir sürü insanın 9-5 arası çalışması kısır bir döngü olabilir. Ama bu doğurgan bir döngü de olabilir. Bizim yaptığımız, bunu doğurgan döngüye dönüştürmeye çalışmak. Devamlı müzik yapıyoruz, devamlı okuyoruz, şarkı dinliyoruz. Hayatımızı öyle bir döngüye sokmaya çalışıyoruz ki, küçük küçük kendi içinde dönen şeyler büyüyor, insanlara bir takım şeyler ulaştırıyor.

Ya Tekerrür?

M.Ertel: Mesela mantra…

O ne?

M.Ertel:İnsanın içinde tekrarladığı, doğu felsefesine ait bir sözcük. Bu sözcüğü o kadar çok tekrarlıyorsunuz ki, titreşimi oluyor ve bu titreşim yayılıyor. Bu da tekerrür durumu. İşte bu döngüyü seçmeniz gerekiyor. Negatif durumlar çok fazla. Bizim hayatımızda da var. Ancak bunlar bizi olumsuzluğa, batağa da sürükleyebilir. Ama bir taraftan da güzel şeyler var. O güzel şeylere doğru enerji harcayarak, onları tekrarlamaya çalışıyoruz.

“Pırasa”da her şeyi ikiye ayırıyorsunuz. İyi ve kötüler, anlayanlar ve anlamayanlar gibi…

M.Ertel: Düalizm önemli. Bunu her konuya çekebiliriz. Kadın ve erkek de olabilir, ying’le yeng de olabilir. Zıtlıkların birliği önemli. Tanrının yanında şeytan figürünün de olması gerekiyor. Şeytanı ortadan kaldırırsanız, olmaz. Eksi de, artı da, sıcak da soğuk da olmalı. Genelde hep bunların bir tanesine yönelme durumu oluyor. Bence her ikisinin de farkında olup, dengeyi kurmak gerekiyor.

duble oryantalduble oryantal

Intrepid buccaneers and experimentalists Baba Zula continue to explore uncharted waters with this, their third "Duble Oryantal (Belly Double)" album on Doublemoon. Mixed and mastered in the heart of mega-city Istanbul by legendary British dub producer Mad Professor, who also worked on their last outing "Psychebelly Dance Music", "Duble Oryantal" is the culmination of years of fearless musical adventuring, and as usual there's a talented and eclectic supporting cast on board for a share of the bounty.
BaBa ZuLa // Hosted by CrucialParadigm